Aynı günün sabahında başka başka iklimlerde olup da akşam bambaşka bir yerde olmaya hâlâ alışamadım ben. Bu bile hızlı bir değişim gelirken bana, bir de uçakla sık sık seyahat etsem, ne hissederdim, bilmiyorum. Bu nedenle sevmiyorum uçağı.

Bu da acül hâlimle tezat oluşturuyor aslında. Bazen her şey bir an önce olup bitsin isterim; kimi zaman da hazzı ertelemek, onu anbean yaşamak acıyla karışık bir zevk verir bana.

Sabah deniz kenarında, mis gibi bir havada kahvaltı yapıyordum. Şimdiyse Ankara'daki evimin balkonundayım, neyse ki site yeşillik içinde, yoksa bu bozkıra artık dayanamıyorum.

Sabah babam hüzünlüydü gidiyoruz diye. Hatta dün barbeküde bize kendi yaptığı Adana Kebapları pişirirken başladı hüzünlenmeye. "Sanki bugün gelmişsiniz gibi, ne ara geçti bir hafta" dedi dedi durdu, rakısını yudumlarken.

Ben de farksızdım aslında, ama çok da konuşamadım. Her kadeh kaldırışında "Hadi bakalım, hoş geldiniz" dedi, belki her yudumunda kadeh kaldırdı. Erkekler biraz böyle, hüznünü espiriyle bastırmaya çalışır, ama o pes tondan çıkan ses hüznünü eleverir, her ne kadar kaçırsa da gözlerini, görürsün o yavru köpek bakışlarını...

Az önce Dikili'de çektiğimiz fotoğraflara baktım da, o ben miyim, biz gittik mi hakikaten, rûya mıydı yoksa diye sorgulamadan edemiyorum. Nitekim, yolun büyük kısmında İlhan İrem dinledik, onun Ben Değilim şarkısını bilenler bilir; hayır ben değilim ben olamam yanındaki, hayır ben değilim yanı başındaki, böylesine dopdoluyken bugün gözlerim, nasıl da gülmüşüm şu resimlerdeki gibi... der nakaratında ve beni hüzünlendirir hep.

İçinde olduğun fotoğraf bile yabancılaşıyor insana, öyle değil mi? Bana çoğunlukla olan bu. O an bulunulan mekân ve zaman nasıl da soyutlaşıyor. Oysa elinde "belge" var kapı gibi. Ama ben böyle hissediyorum işte... Yaşadığım anlara da kendime de yabancılaşıyorum. Sanırım her kavuşma ve terk ediş yıpratıyor beni. O hâlde hancı olayım diyeceğim; onda da gelip gidenlerle hüzünleniyorum, karışıyor içim.

Saatlerce yattığım salıncaklı yataktaki anlarım şimdi sanki sadece bir saniye. Sahi, denize girdim mi ben? Fotoğrafa bakılırsa girmişim. Dün gece içtiğim şarabın tadı ve sarhoşluğu nerede? Babamın çocukluğunu anlattığı akşam saatleri ise şimdi bir rûya gibi...

Yolda bulunmak ise tam da gerçek gibi. Yavaş yavaş, metre metre, viraj viraj, kilometre kilometre... Bugünkü dokuz saatlik yol, bir haftalık tatilden daha uzundu sanki. Oysa yolda mekân yok, yalnızca bir yolcusun işte, diğer arabaların içindeki her fani gibi... Afyon'dan geçiyorsun mesela, ama Afyon'a ait değilsin, şöyle bir geçiyorsun işte. Yol hâli insana yaşamın, içinde bulunduğu zamanın ve mekânın anlamını sorgulamasına neden oluyor sanki. Hani Candan Erçetin'in Yalan şarkısına çektiği klip, bir otobüs yolcuğunda geçer ya... Evet, yol hâli tam da bunu anlatıyor; hiçbir şeye tam anlamıyla sahip ve vâkıf olamadığını, her an her şeyin olabileceğini, kuş misali bir var olup bir yok olduğunu anlatıyor sanki.
Teoman da sorardı ya bir şarkısında, Paramparça olsa gerek: nasıl oluyor, vakit bir türlü geçmezken, yıllar hayatlar geçiyor... diye düşünmüş üstüne, çözmüş mü, bilinmez.

Hemen her Cumartesi Amerikano oynuyoruz iki çift. Yazın, onlar tatilde olduğu için bir ayı aşkın zaman ara verdik. Özledik birbirimizi de oyun oynamayı da. Sonra geldiler ve biz gittik hemen, oturduk masaya. Hepimizde de aynı his uyandı; sanki geçen hafta oynamış gibiydik... Enteresan değil mi?
Pazartesi işe gideceğiz ve eminim sanki iki gün önce ofisteymiş gibi hissedeceğiz. Benim böyle hissedeceğim kesin de, sizi bilemiyorum. Belki bu hisse alıştınız ve kanıksadınız. Burada ayak uyduramayan benim belki de.

O hâlde niye geldik dünyaya? N'apıyoruz, gerçekten anlamış değilim. Hayatta en önemli olgulardan değil mi zaman ve mekân? E illa ki bir yerde ya da yerlerde yaşayacaksın ve bir zaman diliminde bulunacaksın, kısa ya da uzun. Bu iki olgu karman çorman olduğunda, çok minik yaşlarını hatırlayıp daha dün ne yediğini hatırlayamadığında, elinde belgeli fotoğraflara rağmen o mekânda bulunup da kendini orada bulunduğuna bir türlü inandıramadığında, iş yerinde zaman farklı akarken, şu güzelim deniz kenarında daha hızlı aktığını düşündüğünde, her şey bir hülyaya dönüştüğünde, o fotoğraflar anlamını yitirdiğinde, rahatlamak için gidip rahatladığına kanaat getirip de döndüğün yerde yüklerinin seni beklediğini gördüğünde -belki de hiç gitmemişlerdi- ve ben bu durumu çözemediğimde delirecek gibi oluyorum.

Hayatın acı gerçeklerinden biri olsa gerek. Nitekim büyüklerin dediğine göre öldüğümüzde de "Bir rûya gördüm" diyecekmişiz; öyle kısa, öyle bulanık. Hiç net rûya göreniniz oldu mu? Sanırım bu pek mümkün değil. Hayat da bittiğinde bir rûyadan farksızsa, anlamı nerede şimdi? Sen onca acılar çek, beklemekle geçsin ömrün, sabret, neyse sonra mutlu oldun ya da olamadın, sonra git "ulan bi rûya mı gördüm, n'aptım ben" de, olacak iş mi yahu?

Bu hissi bir de düğün, kokteyl, davet vb şeylerde yaşıyorum. Bunu on yedi yaşımda keşfettiğimde içim sıkışmıştı adeta, keşfetmez, didiklemez olaydım! Lise ikiden itibaren, mezuniyet balosunda ne giyineceğimizi düşünür olmuştuk. Aylarca hayâller kurduk, saçımızı, makyajımızı planladık. Dergilere baktık, vitrin gezdik dolaştık. Ve mezuniyete birkaç ay kala heyecanla aldık kıyafetimizi ve ayakkabımızı. Anlamı oturmamış yüzlerimizi boyattık çirkin çirkin. O çok mühim gün, birkaç saat içinde bitiverdi. Sonra eve geldim, üstümü çıkardım, o elbise öyle anlamsızlaştı ki... "Bu muydu yani" deyiverdim. O an, işte tam da o an kendimi öyle salak, öyle çaresiz, öyle enayi hissettim ki... Şimdi her akşam "Yarın ne giysem" diye düşünüp sabaha hazırlık yapıyorum, Allah'ım nasıl da anlamsız geliyor bana... Bugün yolda "Pazartesi işe ne giysem" diye düşünürken yakaladım kendimi. Bu düşüncede kalsam vallahi iyi, razıyım. Ardından gelen mânâsızlık hissine ne demeli?

Çünkü biliyorum, geçiyor gidiyor... Hatta geçip gitmesine gerek kalmadan, başladığı anda anlamını kaybediyor. Ve her seferinde kendimi salak gibi hissediyorum. Ama ne giyineceğini planlamak da bu kent hayatının bir parçası. İşe yetişeceğiz ya, bir de iyi görünmek icap eder, planlı olmakta yarar var tabii. Ama gel de bunu içime anlat...

Dikili'de hangi ayakkabıyı giysem derdim yoktu, ekseri yalınayak dolaştım durdum, nasıl da hafiftim, ama bunu da tam hatırlamıyorum. Sanki bunu ben yaşamadım da bunun hayâlini kurdum, kura kura da yaşadım sanmaya başladım. Yaşadığımı biliyorum da hissedemiyorum, öyle çelişik bir durum var ortada.
Şimdi neden Allah'ın düzeninde böyle? Neden acaba? Ne demek istiyor bize? Ya da bununla bir şey demek istiyor mu hakikaten? Yani ben o kadar yaşayacağım, neden öldüğümde "Bir rûya gördüm" diyeceğim? Bir ben değil ha, sen de diyeceksin, öyleymiş.

Valla ben anlamadım arkadaş. Bende mi bir tuhaflık var, nedir?
Bir süre seyahat etmeyeceğim. Yeni işe gireli üç ay oldu, ama dün gibi... O zaman seyahatle ilgisi yok, eyvah...

Bu yaz birer hafta arayla Çınarcık'a, İzmit'e, İstanbul'a ve Büyükada'ya gittim. Hepsi en fazla üç günlüktü. E bir hafta Dikili'de kaldım, ama şimdi hepsi eşit gibi... Farklı gecelerde görülen aynı süreli rûyalar gibiler. Deliriyor muyum Allah'ım? Bu yazı nereye gidecek, kestiremiyorum, siteye koymasam mı?
Koy gitsin.
Bir önceki evde dolu dolu üç yıl oturduk, ama şimdi hiç aramıyorum, sanki o da rûya gibi... Annemin evinden baktığımda o eski eve, hiçbir anlam ifade etmiyor. Oysa anlamlı olmasını ve hüzünlenmeyi tercih ederdim. Bu boşa yaşamışlık hissi beni gıcık ediyor.

Çok ama çok sevdiğim anneannem hayâl oldu çoktan, o dolu dolu yılları yaşadık mı biz sahi?

11+4+5 yıl okudum. Tam yirmi yıl... Master beş yılda bitti, ama hiç gitmemiş gibiyim. O diploma da neyin nesi? Hele üniversite çok silik...

Düğün fotoğrafları falan... Ne zaman giydim ben o gelinliği?

Galiba bana yaşadığımı hatırlatan tek şey yazmak. Evet, kitabım mesela, her satırını yazdığım anlar aklımda, hiç de rûya gibi değil. Her satırındaki hissimi çok iyi biliyorum. Nerede ne yazdım, nerede ne notlar tuttum, hangi şarkıyı dinlerken ne geldi aklıma, nerede güldüm, nerede ağladım, öyle net ki...
Tezim henüz kitap olmasa da onda da aynını hissediyorum. Analiz ettiğim filmler, araştırma yaptığım kütüphaneler, okuduğum kitaplar öyle net ki zihnimde... Yaşadım o anları ben.

Şu siteye koyduğum yazılar için de geçerli bunlar. Hatta daha önceki yazılarım ve şiirlerim için de geçerli. Geri kalan her şey bulanık bir fon. Oysa o yazıları oluşturan altyapı, bu bulanık dediğim fon değil mi?
O hâlde ben bu rûyayı, yazmak için mi görüyorum?

Ben neden varım, nereden geldim, nereye gidiyorum, n'apıyorum, hiç bilmiyorum.

Bu koşuşturmaca, bu kavgalar, bu egolar, rekabetler falan niçin, anlamıyorum. İskambil oynarken hırs yapan ben neredeyim şimdi? Niye bu kadar anlamsız her şey?

Doktorcum, söyle hadi, deliriyor muyum? Yoksa otuz yaş depresyonu mu yaşıyorum?

Bu arada yarın Pazar. Bakkala ekmek almaya giderken ne giysem, şimdi onu düşünüyorum.

Paylaş